Figh Club filmini bayıla bayıla izleyen bir çok kişinin ihtimal bu yazıyı okurken içi bayılacak,yarıda bırakacak. Gerçi bu da yazıda anlatılanların haklılık payını arttırıyor.başlıyoruz:
adorno cazın ve popüler müziğin insana özgürlük hissi verirken, özgürlüklerini elinden aldığını söyler. zira kuralları yıkmış gibi görünüp kurallara sıkı sıkıya bağlıdırlar aslında, yaptıkları şey dinleyenlere kurallar çerçevesinde özgürlük hissi vermektir. bu düşünceler bir iki değişiklik ile fight club’a da uyarlanabilir. film izleyene sahte bir özgürlük duygusu veriyor, oysa film insanları özgür kıldığı yere kökünden bağlı. izleyen kitle(mass) de bu sahte anarşiye (mayhem) ayak uydurduğunu sanıp, imrenip, filmin afişlerine, dvd’lerine, kalem açacaklarına, bebeklerine, defterlerine, bir şekilde ambalajının bir kenarında filmle ilgili bir şeylerin bulunduğu her şeye hücum ediyor. özellikle filmin hitap ettiği 15–30 yaş arası kitle, salgın bir hastalığa kapılmışçasına fight club oluyor. trajikomik bu değil de nedir? film bir yandan meta fetişizmi ile dalga geçerken, diğer taraftan belki de gelmiş geçmiş en büyük meta fetişizmi başarısına imzasını atıyor. öyle ki mevcut endüstri kitlenin arzularına yeterince karşılık veremez oluyor(fight club sabunu çıksa mesela, yok satardı zannımca). peki fight club’ın birçok benzerini böylesine aşan bir endüstriyel ve kültürel ‘başarıya’ imza atmasını sağlayan ne?
adorno kapitalin gücü ve araçları sayesinde kapital sahipleri kalıp düşünce, duygu ve inançları kitlelere pazarlayabileceklerini söylüyor. işin ilginç tarafı adorno’ya göre, kitleler bu düşünceleri sadece basit birer meta olarak almaz, aynı zamanda o kültürleri benimseyebilirler (dış-benimseme), içselleştirebilirler, savunabilirler. kendi kendini doğrulama yetisi (self-fulfilling prophecy) sayesinde kitleselleşebilirler. işte tam bu noktada fight club diğer birçok filmden ve metadan ayrılıyor. film kendi kültürünü yaratıyor ve kitleselleşiyor. genç hayranlar, yalnızca fight club simgelerine para vermekle kalmıyor, tyler durden gibi yürümeye çalışıyor, kendi aralarında dövüş kulüpleri kuruyor, vücut geliştirme salonlarına ‘benim de bratt pitt gibi lif lif kaslarım olsun’ diye gidiyor. hatta ingiltere’de binin üzerinde üyeye safip bir “fight club” kuruyor. fight club, herkesin yapamadığını yapıyor ve kitleselleşmeyi başarıyor. internetteki her forum sitesinde illa ki bir travis, bir tyler durden, bir martha singer nickli kullanıcı bulunuyor. kült kelimesi fransızca kökenli (culte) ve tdk sözlüğüne göre tapma, tapınma, din anlamına geliyor. fight club da belli bir kitle tarafında neredeyse tapınılan bir film. bir din gibi müritlerini tek tipleştiriyor, içlerini hiç bir boş yer kalmamacasına dolduruyor, bir daha hiç dolmamacasına. her saniye içi reklamlar ile doldurulmuş rüzgarlar ile savrulmaktan kendine bakmaya zamanı olmayan milyonlarca genç için yeni bir rüzgar oluyor film. günlük hayat dertleri, insan ilişkileri, moda (olabilecek en geniş anlamı ile moda) sınırlarının dışına çıkamayan milyonlara fight club yeni bir moda veriyor. hem de içinde felsefe(?) bulunanından. günümüzde insanların tercihlerini ne kadar kendi iradeleri ile yaptıkları bile sürüncemedeyken film, binlerce heyecanlı gence kocaman bir boşluk sunuyor. içinde bulundukları depolitizasyonun farkındaki gençler de bir türlü yapış yapış olmuş kapitalizmin kollarından kaçmak için, kendilerini o sıkışmışlıktan az da olsa uzakta olduklarına inandırmak için sistem karşıtı olma iddiasındaki filme sarılıyor. elbette ki hiçbir şey değişmiyor kimse için, ama milyonlar çoktan maddi ve manevi olarak sömürülmüş oluyor. peki, nasıl bir sistem karşıtlığı bu?
fight club sistem karşıtı bir film ve bunu bağıra bağıra söylüyor. kapitalizmi özellikle meta kültürü babından eleştiriyor. peki, nereden çıkarıyoruz filmin sistemin bir oyuncağı haline geldiğini? ilk olarak filmin esinlendiği kitabın yazarı chuck palahniuk elbette ki kapitalizmin yarattığı insan tipini eleştirmekte ve bir karşı duruş sergilemekte. nasıl ki adorno için pop müzik kitleleri ehlileştirmek için birileri tarafından bilerek ortaya çıkartılmıyorsa bu film de sistem adını verdiğimiz işleyişin bilerek, bir silah olarak yaptığı bir şey değil. yıllardır evinde televizyon bile açmayarak aşılanan kitle kültüründen kaçmaya çalışan bir yazarın kitabı, işinin ehli bir yönetmen tarafından filme çekiliyor. buradan sonra cümbüş başlıyor, büyük şirketlerin büyük desteği ile çekilen film, yine amerika merkezli büyük dağıtım şirketleri tarafından dünyanın dört bir yanına dağıtılıyor. sistemi eleştirdiği söylenen bir film için ilginç bir durum bu onlarca yasal olarak yasaklanmış, ya da senaryosu yüzünden dağıtımcı, yapımcı bulamamış film akla gelince. böylesine ‘aykırı’ bir filmin çekilmesine, dağıtılmasına, neden kimse karşı çıkmıyor, neden kimseyi rahatsız etmiyor bu durum? filmi izledikten sonra bir şekilde hissedilen duygu, her şey boktan, yakalım yıkalım mevcut durumu hissiyatı. film tam bu yıkım sırasında bitiyor zaten. filmin eleştirdiği sisteme hiçbir alternatif getirmeyerek son buluyor yani; banka merkezlerini bombalayarak. burası, filmin kimseyi rahatsız etmiyor olmasında önemli bir nokta. çünkü film buram buram umutsuzluk kokuyor ve evet her şey kötü yıkalım ile bitiyor. ‘bu olmalı diyemeyip bu olmamalı’ diyor sadece. bunun olmamasının yolu da yıkımdan geçiyor filmde. işte burada filmin rahatsız ediciliğini etkileyen ikinci nokta ortaya çıkıyor; film ne kadar herhangi birimizin hayatını anlattığını düşündürse de birçok noktada anlatılan, olan her şeyin uçuk olduğu gerçek olamayacağını da söylüyor. bir anda travis’in kontrolünde robotlaşan insanlar(askerler), hızla yayılan hayali bir kulüp, bu kulübe karşı eli kolu bağlanan kolluk kuvvetleri, sapır sapır patlayan gökdelenler… anarşi ile de bu noktada ilişkilendirilemiyor zaten; film yıkım imkânlıdır değil yıkım ne güzel bir hayaldir ama umutsuz bir hayaldir işte diyor. yani film olabilir bir senaryoyu değil hayali bir karşı koyuşu anlatıyor. bu nokta da matriks’e göz kırpıyor zaten. anarşinin kişiliğine dair hiçbir şey söylemediğini belirtmeye gerek yok zaten (mad max çok daha anarşist bir filmdi bana kalırsa). izleyen kişi sistemi yıkmayı amaçlayan insanları değil sistemi bize gösteren bir film izliyor ve bunu filmin her anında fark ediyor aslında. böylece filmin sistem karşıtlığı mevcut düzeni bize göstermek noktasında kalıyor. bu ‘göstermek’ de zaten filme gişe başarısı sağlayan şey. filmin sistem tarafından rahatsız edici bulunmamasını bir diğer nedeni de günümüz insanının yalnızlığına, sıkışmışlığına, zavallılığına çıkış yolu olarak bir hayali aşılaması. bu sayede belki de başka çözüm yolları arayacak binlerce ‘rahatsız’ genci “siz busunuz, ama ötesi yok, film seyredin, frp ile bilgisayar oyunları ile dünyayı kurtarmaya devam edin” fikri ile hareketsiz kılıyor oluşu. kapitalizmin çarkları altında ezilen beyaz amerikalı gence içinde bulunduğu durumu(ki genç zaten hissetmektedir içinde bulunduğu durumu) masallaştırarak anlatması.
“en iyi kitap sizi en çok anlatandır” demişti birisi, işte bu film de birçoklarının hayatının filmi çünkü onlara kendilerini anlatıyor. anlatmakla kalmıyor onları susturuyor, oturdukları yere bağlıyor. onlar ki bir şeyleri değiştirme gücüne en çok sahip oldukları yaşlardalar, ümitsizliklerine tribal bir hayal katan filme tapıyorlar. onlara hep hissettikleri gerginliğin hep bildikleri nedenini uzak diyarlar masalı ile veriyor. neden orada duruyor, gerginlik orada duruyor ama gençler bir nebze daha hayaller ile susmuş oluyor. althusser, kapitalizmin ömrünün bu denli uzun olmasının nedeni olarak devletin ideolojik aygıtlarının hesaba katılmaması olduğunu söylemişti. haklıymış.
alıntı ekşi sözlükten kıvırcık salata'nın şu
entysinden.