Burası ilk göz ağrısı.Ne çok zaman olmuş. Telaffuz etmeye cesaret edemiyor insan:)
Çok zaman olmuş
Burayı 13 yıl önce açmışım. Hayat ne hızlı akıyor. Yazının bundan sonrasına derin görünümlü bir takım özlü sözler geldiğini varsayın...
Görkemli Boşluk
Derken..
"Tutulmuş tüm çıkışlar dünya denen bu cehennemde. Canım yanıyor. Hiç kimse anlamıyor halimden.Bu nasıl bir ıztırapdır ki bir türlü bitmiyor? Neden böyle oldu? Bak nasıl demiyorum, neden diyorum. Anlıyor musun? Hadi cevap versene...'' Cevap vermedi duvar. Sustu. Sonra tok ve kendinden emin bir ses tonuyla, tıpkı hayatın anlamını çözmüş ak sakallı bir bilgeymişcesine konuştu: ''Hayatın neresindesin?'' Duymazlıktan geldi duvarı adam. Sonra düşündü. Tam duvara cevap verecekti ki, doktor girdi içeri.' 'Yine duvarla mı konuşuyorsun? İlaçlarını zamanında almak için söz vermiştin oysa...'' dedi. Bu sırada birden gözlerini açtı genç adam. ''Oh! Rüyaymış...'' dedi kendi kendine. Kumandasını eline alıp kanalı değiştirdi genç kız. ''Son zamandaki filmlerde de adet oldu. Meğer her şey rüyaymış teranesi de sıktı iyice'' diye mırıldandı. Yönetmen ''Kes!'' diye bağırdı, ''Bugünlük bu kadar çekim yeter'' genç kız rolündeki oyuncu kumandayı elinden bırakıp yönetmene döndü. ''Nasıldım hocam?'' diye sordu. Yönetmen tepkisiz kaldı. Set ekibi toparlanmaya başladı.''Kes!'' diye bağırdı yönetmen. Yönetmen rolündeki oyuncu yönetmene dönüp ''Nasıldım hocam?'' diye sordu. Yönetmen tepkisiz kaldı. Set ekibi toparlanmaya başladı.''Kes!'' diye bağırdı yönetmen. ''Yeter ama'' dedi elindeki senaryoyu masaya bırakan yapımcı, ''Bu ne biçim bir senaryo! Her şey birbirinin içinde. Çekersek izleyicinin kafası karışabilir'' dedi senariste. ''Bu senaryo tutmaz. Kendimi bile senaryoya dahil ettikten sonra...'' diye mırıldandı senarist yazdığı satırlara bakıp ''Bu senaryoyu yapımcıya götüremem.'' Satırlardan gözlerini kaldırıp, hikayenin devamını okumamaya karar verdi kadın. Birazdan çocukları okuldan gelecekti ve bu her şeyin içiçe olduğu bir hikayeden çok daha önemliydi. Ama kadının bilmediği bir şey vardı. Kendisi de bu öykünün bir parçasıydı. Valla bak.. Yazdı yazar. Ve öyküsünü burada noktaladı. Yazdı yazar. Yazdı yazar. Yazdı yazar. Yazdı yazar. Yazdı yazar. Yazdı yazar, dedi adam. Dedi adam, dedi adam, dedi adam, dedi duvar. Kızdı adam.. Ama ''soruma cevap vermedin ki...'' dedi. Şöyle sağlam bir tokat patlattı duvara. Ama duvara küsmedi. Dedi ki adama: "Tutulmuş tüm çıkışlar dünya denen bu cehennemde. Canım yanıyor. Hiç kimse anlamıyor halimden. Bu nasıl bir ıztıraptır ki bir türlü bitmiyor? Neden böyle oldu? Bak nasıl demiyorum, neden diyorum. Anlıyor musun?" yazdı yazar. Bir devinim hissi oluşturmayı amaçlamıştı ama olmadı çok saçmaladım diye düşündü, dedi diye yazdı. "Özne, yüklem, nesne hak getire" dedi. Yani ben dedim. Yazdı, yazdım. "Ahaha çok komik lan öyküyü bir türlü bitiremiyorum" yazdı, yazdım, yazdı yazar,yazdı. "Okuyan kişi ne düşünür bilmiyorum ama hayatımdaki en saçma ama yazarken en eğlendiğim öykümü yazıyorum" yazdı öyküsüne yazar yazdı yazar,yazdım şimdi ben yazdı yazar. Önündeki kitabı kapattı Ali. ''Öğretmenin zorunlu okuma ödevi diye verdiği saçmalığa bak ya'' dedi kendi kendine. Aslında demedi. "Zaten Ali diye de biri yok ama ben öyle yazdım yazdı yazar yazdı yazar. Yazdım ben. Aslında ciddi değilim, sadece eğleniyorum. Hatta "Bu yazıyı sonuna kadar okuyan bir delü çıkar mı diye merak ettim diye yazdım" yazdı yazar, yani ben, yazdı yazar, yani ben" dedi duvar. Dvarın kendisini hikayenin içine dahil etmesi adamın kafasını karıştırmıştı. Düşündü adam...Ve şöyle dedi: Hadi len oradan...
Süveyda VIII - Kuşlar da Kaderler Uçar
Hatırlar içinde gidip geliyor. Zihnim allak bullak. Bir an beliriyor geçmişin karanlığında.
Okulun duvarında oturuyorum yine. Sanki burada otursam Süveyda çıkıp geliverecekmiş gibi bir his var içimde. Anlamsız olduğunu biliyorum. Ama işte..
Bir alışkanlık var bende. Hayatımda genel gidişattan memnunsam, o sıra tekrarladığım bazı günlük ritüellerimde değişiklik olmamasına dikkat ederim. Örneğin kapıdan sağ ayakla çıkıyorsam, o sıralar buna özellikle dikkat ederim. Eskişehirspor amblemli kupamdan içiyorsam çayımı o sıra ve hayatımdan genel olarak memnunsam, özellikle dikkat ederim çayımı o kupayla içmeye. Gavurlar buna "gambler's fallacy" diyor. Yani kumarbazın yanılgısı. Kumarbazlar kazandıkları sırada yaptıkları şeyleri tekrar ederlerse, yine kazanacaklarını sanırlarmış. Ve aynı şeyleri yapa yapa her şeylerini kaybederlermiş. Ne kadar da tanıdık değil mi? Ben duvarın üstünde oturuyorum diye çıkıp gelmemişti köşeden Süveyda. Biliyorum. Ama yine de bu duvarın üstünde onu beklemekten hiç bir güç alıkoyamaz.
Yenilmiş gibi hissediyor insan böyle anlarda. Kaybetmiş. Niye ve neyi bekliyorum ki? Ne aşkta kazandım ne kumarda. Ne Mecnun olabildim ne de hovarda. Ama işte..
Her gün rastgele saatlerde üzerine çıktığım bu yanılgı duvarım ve belki de anlamsızca süregiden bekleyiş kumarım bir sesle bölündü. Bekleyişimin onuncu günü olabilir. İlk anda sesin nereden geldiğini kestiremedim. Biraz daha dikkatli bakınca duvarın dibinde bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. Yanına atladım. Küçük bir kuştu bu. Mavi, yeşil ve sarı renklerden bir şehrayin vardı sanki kanatlarında. Ama öyle kıpırdaman duruyordu. Uzandım, dokunmamdan dahi incinir belki gibi bir hissiyatla aldım elime. Yaşıyordu. Ben durumu anlatmaya "bir ses duydum" diye başladığımda, kuşun yaşadığını zaten anlamıştın zaten sevgili okur. Ancak bakışlarımı paylaşsak o an duyduğum sesin yerde öyle kıpırdamadan yatan minik kuştan geldiğinden siz de emin olamazdınız. Emin olabilmek için avuçlarımda hissettiğim kalp atışlarını hissetmeniz gerekirdi. Ancak bu hissi sizinle paylaşamam ne yazık ki. Bu konuda hayli bencilim.
Minik kuş bir ayağını saklıyordu. Ayağının incindiği muhakkak. "Acaba civardaki evlerden birinden mi kaçtı ki?" diye etrafa bakındım. Açık pencere görünmüyordu civarda. Bir tanesi hariç. Ben kuşla uğraşırken Komşu Anne'nin penceresinden beni izlediğini fark etmemiştim. "Nesi var o yavrucağızın?" diye seslendi uzaktan. Kuş elimde yaklaştım evine doğru. "Ayağı incinmiş heralde. Saklıyor" dedim. "İyi etmek lazım" dedi. Başıma iş alasım yoktu hiç. "Sana vereyim Komşu Anne" dedim. "Ama sana gelmiş. Senin nasibin o. Sıcak Sular'da kuşçular var. Oradan bir kafes al. Yem de al. Geçinir gidersiniz" dedi. Al başına belayı.. "İşim var komşu anne. Sende dursun mu işimi halledesiye kadar?" diye sordum. "Olur" dedi. Pencereye doğru uzattım, usulca aldı. Ben de kuşu tekrar almamak üzere uzaklaştım oradan. Benim yüzümden kana batmadı ya...
Bekleyişlerin sonu yoktur, yürürken de bekler bazen insan. Ben de Süveyda'yı yürüyerek beklemek istedim. Çarşıya doğru yürümeye başladım. Kalabalık kafasını dağıtabiliyor insanın bazen. Benim dağıtmadı. Onları görmediğimi görmesinler diye bir güneş gözlüğü almıştım. Genelde başımın üstünde duruyordu gerçi. Kimseyi görmeyişimin görülmesini dert edemeyecek kadar dert vardı zaten başımda. Derdim bir an azaldı sanırım ki, güneş gözlüğünü takmak istedim. Başımdan almak için elimi kaldırdığım sırada yere düşüverdi. Eğildim, aldım. Sapı yamulmuştu. Canım sıkıldı işin aslı. Seviyordum gözlüğümü. Körlüğümü fiyakalı bir şekilde saklayabiliyordu. Şansıma, satın aldığım dükkan çok yakındı. Hemen gittim. Gözlükçü evirdi, çevirdi. "Bunu tamir edemem. Sadece Sıcak Sular'daki gözlük tamircileri uğraşır bununla" dedi, geri verdi. Anlamıştım..Ve gitmek istemiyordum Sıcak Sular'a.
Halil'i aramaya karar verdim. Bilmediği bir sebepten uzun süredir aksatmıştım onu. İki üç hafta önce "Görüşelim" diye mesaj atmıştı. Aradım. "Nerelerdesin oğlum? Nasıl hayırsız çıktın sen öyle!" diye suçu onun üzerine attım ama yemedi. "Goygoy yapma da görüşelim. Gel yanıma" dedi. "Sıcak Sular'da gözlükçülerin oradayım." Yer mi bulamadın Halil? Niye oradasın ki? Anladım. Kaçış yok. Ama Kuş Çarşısı'na uğramayacağım. Bunu da kenara yazıyorum...
Sıcak Sular'a gittim. Halil'i aradım, açmadı. Hep böyle bir parça şerefsizdi zaten eskiden beri. Belki de ondan aramamıştım mesaj attığında. Çok da takılmadım. İnsanları olduğu gibi kabul etmekte fayda görürüm. Ayaklarım beni Kuş Çarşısı'na götürdü. Öyle dükkanları dolanmaya başladım. Kuş kafesleri, boş akvaryumlar, yemler.. Sonra dükkanın birinin önünde bakınırken bir adam çıktı. "Kafes mi bakıyorsun kardeş?" diye sordu. "Bilmem. Olabilir" dedim. "Şunu vereyim" diye bir tanesini uzattı. "Ne kadar o?" diye sordum. "60 lira" dedi. Elimi cebime attım. 10 TL vardı. Rahatladım. Almak zorunda kalmayacaktım. "On liram var sadece" diye gülümsedim. "Bunu al o zaman" diye küçük bir kafes çıkardı dükkanın arka kısmından. Küçücük bir kafesti. Yemlik kısmına da yem koydu bir külah. "Bu da benim hediyem olsun" dedi. Elimdeki parayı öylece uzattım farkında olmadan. Elimde kafes, beş parasız Sıcak Sular'ın ortasında yürümeye başladım. Dolmuş paramı kafese vermiştim. Halil'i tekrar aramayı düşündüm, vazgeçtim. Anlamıştım. Bekleyenim vardı. Hızla Komşu Anne'ye gittim, kapıyı çaldım. Kuşu bir kenara koymuş evde, yemek yapıyormuş. Yaşlı insanlar biraz umarsız mı oluyor ne?
................
Şimdilik bu kadar. Bir ara devamını yazarım. Kim bilir ne zaman artık.
................
Sanırım bu hikaye bitti. Yazmaktan sıkıldım.
Okulun duvarında oturuyorum yine. Sanki burada otursam Süveyda çıkıp geliverecekmiş gibi bir his var içimde. Anlamsız olduğunu biliyorum. Ama işte..
Bir alışkanlık var bende. Hayatımda genel gidişattan memnunsam, o sıra tekrarladığım bazı günlük ritüellerimde değişiklik olmamasına dikkat ederim. Örneğin kapıdan sağ ayakla çıkıyorsam, o sıralar buna özellikle dikkat ederim. Eskişehirspor amblemli kupamdan içiyorsam çayımı o sıra ve hayatımdan genel olarak memnunsam, özellikle dikkat ederim çayımı o kupayla içmeye. Gavurlar buna "gambler's fallacy" diyor. Yani kumarbazın yanılgısı. Kumarbazlar kazandıkları sırada yaptıkları şeyleri tekrar ederlerse, yine kazanacaklarını sanırlarmış. Ve aynı şeyleri yapa yapa her şeylerini kaybederlermiş. Ne kadar da tanıdık değil mi? Ben duvarın üstünde oturuyorum diye çıkıp gelmemişti köşeden Süveyda. Biliyorum. Ama yine de bu duvarın üstünde onu beklemekten hiç bir güç alıkoyamaz.
Yenilmiş gibi hissediyor insan böyle anlarda. Kaybetmiş. Niye ve neyi bekliyorum ki? Ne aşkta kazandım ne kumarda. Ne Mecnun olabildim ne de hovarda. Ama işte..
Her gün rastgele saatlerde üzerine çıktığım bu yanılgı duvarım ve belki de anlamsızca süregiden bekleyiş kumarım bir sesle bölündü. Bekleyişimin onuncu günü olabilir. İlk anda sesin nereden geldiğini kestiremedim. Biraz daha dikkatli bakınca duvarın dibinde bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. Yanına atladım. Küçük bir kuştu bu. Mavi, yeşil ve sarı renklerden bir şehrayin vardı sanki kanatlarında. Ama öyle kıpırdaman duruyordu. Uzandım, dokunmamdan dahi incinir belki gibi bir hissiyatla aldım elime. Yaşıyordu. Ben durumu anlatmaya "bir ses duydum" diye başladığımda, kuşun yaşadığını zaten anlamıştın zaten sevgili okur. Ancak bakışlarımı paylaşsak o an duyduğum sesin yerde öyle kıpırdamadan yatan minik kuştan geldiğinden siz de emin olamazdınız. Emin olabilmek için avuçlarımda hissettiğim kalp atışlarını hissetmeniz gerekirdi. Ancak bu hissi sizinle paylaşamam ne yazık ki. Bu konuda hayli bencilim.
Minik kuş bir ayağını saklıyordu. Ayağının incindiği muhakkak. "Acaba civardaki evlerden birinden mi kaçtı ki?" diye etrafa bakındım. Açık pencere görünmüyordu civarda. Bir tanesi hariç. Ben kuşla uğraşırken Komşu Anne'nin penceresinden beni izlediğini fark etmemiştim. "Nesi var o yavrucağızın?" diye seslendi uzaktan. Kuş elimde yaklaştım evine doğru. "Ayağı incinmiş heralde. Saklıyor" dedim. "İyi etmek lazım" dedi. Başıma iş alasım yoktu hiç. "Sana vereyim Komşu Anne" dedim. "Ama sana gelmiş. Senin nasibin o. Sıcak Sular'da kuşçular var. Oradan bir kafes al. Yem de al. Geçinir gidersiniz" dedi. Al başına belayı.. "İşim var komşu anne. Sende dursun mu işimi halledesiye kadar?" diye sordum. "Olur" dedi. Pencereye doğru uzattım, usulca aldı. Ben de kuşu tekrar almamak üzere uzaklaştım oradan. Benim yüzümden kana batmadı ya...
Bekleyişlerin sonu yoktur, yürürken de bekler bazen insan. Ben de Süveyda'yı yürüyerek beklemek istedim. Çarşıya doğru yürümeye başladım. Kalabalık kafasını dağıtabiliyor insanın bazen. Benim dağıtmadı. Onları görmediğimi görmesinler diye bir güneş gözlüğü almıştım. Genelde başımın üstünde duruyordu gerçi. Kimseyi görmeyişimin görülmesini dert edemeyecek kadar dert vardı zaten başımda. Derdim bir an azaldı sanırım ki, güneş gözlüğünü takmak istedim. Başımdan almak için elimi kaldırdığım sırada yere düşüverdi. Eğildim, aldım. Sapı yamulmuştu. Canım sıkıldı işin aslı. Seviyordum gözlüğümü. Körlüğümü fiyakalı bir şekilde saklayabiliyordu. Şansıma, satın aldığım dükkan çok yakındı. Hemen gittim. Gözlükçü evirdi, çevirdi. "Bunu tamir edemem. Sadece Sıcak Sular'daki gözlük tamircileri uğraşır bununla" dedi, geri verdi. Anlamıştım..Ve gitmek istemiyordum Sıcak Sular'a.
Halil'i aramaya karar verdim. Bilmediği bir sebepten uzun süredir aksatmıştım onu. İki üç hafta önce "Görüşelim" diye mesaj atmıştı. Aradım. "Nerelerdesin oğlum? Nasıl hayırsız çıktın sen öyle!" diye suçu onun üzerine attım ama yemedi. "Goygoy yapma da görüşelim. Gel yanıma" dedi. "Sıcak Sular'da gözlükçülerin oradayım." Yer mi bulamadın Halil? Niye oradasın ki? Anladım. Kaçış yok. Ama Kuş Çarşısı'na uğramayacağım. Bunu da kenara yazıyorum...
Sıcak Sular'a gittim. Halil'i aradım, açmadı. Hep böyle bir parça şerefsizdi zaten eskiden beri. Belki de ondan aramamıştım mesaj attığında. Çok da takılmadım. İnsanları olduğu gibi kabul etmekte fayda görürüm. Ayaklarım beni Kuş Çarşısı'na götürdü. Öyle dükkanları dolanmaya başladım. Kuş kafesleri, boş akvaryumlar, yemler.. Sonra dükkanın birinin önünde bakınırken bir adam çıktı. "Kafes mi bakıyorsun kardeş?" diye sordu. "Bilmem. Olabilir" dedim. "Şunu vereyim" diye bir tanesini uzattı. "Ne kadar o?" diye sordum. "60 lira" dedi. Elimi cebime attım. 10 TL vardı. Rahatladım. Almak zorunda kalmayacaktım. "On liram var sadece" diye gülümsedim. "Bunu al o zaman" diye küçük bir kafes çıkardı dükkanın arka kısmından. Küçücük bir kafesti. Yemlik kısmına da yem koydu bir külah. "Bu da benim hediyem olsun" dedi. Elimdeki parayı öylece uzattım farkında olmadan. Elimde kafes, beş parasız Sıcak Sular'ın ortasında yürümeye başladım. Dolmuş paramı kafese vermiştim. Halil'i tekrar aramayı düşündüm, vazgeçtim. Anlamıştım. Bekleyenim vardı. Hızla Komşu Anne'ye gittim, kapıyı çaldım. Kuşu bir kenara koymuş evde, yemek yapıyormuş. Yaşlı insanlar biraz umarsız mı oluyor ne?
................
Şimdilik bu kadar. Bir ara devamını yazarım. Kim bilir ne zaman artık.
................
Sanırım bu hikaye bitti. Yazmaktan sıkıldım.
-Kayıp bir vecd'in peşinde-
"Her lezzet damağına, her aşk istidadına uygun değildir" demişler. Dememişlerse de ben dedim işte. Göklerinde gezdiği hayalin, rüyasını dahi görmeye öyle uzak olduğunu hissettiğinde bitkin hissediyor insan. Kapısını çalacak bir dergah, ayağında ağlayabileceği bir şeyh olmadığını anladığında umutsuz hissediyor. Yollar sonsuz, yollar karanlık, gözlerim kapalı, içimde taşıdığım sonsuz karanlık. Işık gözlerini açık tuttuğun sürece akıyor içine. Saklayamıyorsun onu. Oysa karanlık hep içinde. Gözler yoruluyor. Işık kayboluyor. Karanlık hep seninle. Gücün tükeniyor bir noktada. Umut kayboluyor.
Söyleyecekleri bu kadar
Giderek insanlara söyleyecek daha az şeyim varmış gibi hissediyorum. Bir gün hayatın bir noktasında "Söyleceklerim bu kadar.." demek istiyorum. Ve bir daha konuşmamak.
Süveyda VII- Öğretmenine Aşık İlkokul Öğrencisi
Süveyda tıpkı masal kahramanı gibi bir anda girdi hayatıma. Varlığı bir rüyanın hayıra yoruluşu, varlığı bir hayalin gerçek oluşu, varlığı 5 liraya fal bakan kafe falcısının elimde okuduğu güzel talihin tecellisi. Öyle bir mutluluk ki onu beklemek, öğretmenine aşık ilkokul öğrencisinin her sabah koşa koşa okula gidişi. Ne zaman onu düşünsem içim içime sığmıyor.-du
Süveyda beni kendine aşık edip ortadan kayboldu. Hem de hiçbir şey söylemeden. Bazen düşünüyorum, ben mi abartıyorum? Sonuçta bir arada olduğumuzu düşünen bendim belki de.. Ama yanımdayken çok güzel gülümsedi. Öyle güzel güldüyse, öyle güzel baktıysa sevgili olmalıydık. Ağlamıştı yanımda. Yaşlı gözleriyle bakmıştı. Ben ona sarılmıştım. Beni hiç bırakma demişti. O da sevmişti beni. Aksi olamaz. (Sevgili okur. Ders 1: Biri sana çok güzel bakıyorsa korkmaya başla. Ders 2: Biri sana çok güzel gülümsüyorsa ardına bakmadan kaç)
Yağmur yağmıştı bir gün. Saçlarım yataktan yeni kalkmış gibi dağınık ama yine de şekilli dursun diye jöle sürmüştüm diplerine. Duş alınca çok yumuşuyor saçlarım, kirpi gibi oluyor sonra, sevmiyorum öyle. Jöle gözlerime aktı. Kıpkırmızı oldu gözlerim. O zaman beğenmedi belki beni. Ama onun için ıslanmıştım. Bir anlamı yok muydu onun için? Belki yoktu. Neden olsun ki?
"Süveyda" demiştim, "ben sende kendimi buldum. Mutlu hissediyorum."
"Kendini buldunsa bulduğun yerde kaybet ki en azından nerede kaybettiğini bil" demişti.
Gelişine söylenmiş bir söz mü yoksa farkedemediğim derin anlamı mı var o an anlayamamıştım. Şimdi bakınca da çok anlamlı durmuyor gerçi. Bu kızın söylediği şeylerin ciddi bir derinliği var mı, yoksa o an aklına geldiği gibi rastgele mi konuşuyor hiç bir zaman anlayamadım zaten.
Öğretmenine aşık ilkokul öğrencisi güzel geldiği için yazılmış bir betimle değildi sevgili okur. Çok şey öğrendim. Okul gibiydi bu aşk. Ama ne var ki boşvermişliğin ağırlığı çöküp göz kapaklarıma görmediğim rüyaların peşinde uykulara gömdüğüm günlerde devamsızlık yaptığım halde hayatta bıraktı beni kader? Çilesi doldu şeklinde bir kanaat notu kâfi mi acaba vedama? Karnem kırıklarla dolu, bin bir parçaya bölünmüş. Giriş, gelişme, sonuç..İlkokul kompozisyon dersinde bize ilk öğretilen üçleme. İnsan doğar ve ölür. Biri giriş biri sonuç olurdu.Yaşar dersen arada tam puan. Gelişme olurdu o da. Her ölen yaşar mıydı o da muallak. Hiç bir giriş ve gelişme sonucu değiştirmiyorsa ne fark eder ki? Öğretmenim pardon, çok yanlışım olmuşta geç fark ettim. Biraz daha zaman istiyorum..Bir de..Silgi var mı silgi?
Yok.
Süveyda beni kendine aşık edip ortadan kayboldu. Hem de hiçbir şey söylemeden. Bazen düşünüyorum, ben mi abartıyorum? Sonuçta bir arada olduğumuzu düşünen bendim belki de.. Ama yanımdayken çok güzel gülümsedi. Öyle güzel güldüyse, öyle güzel baktıysa sevgili olmalıydık. Ağlamıştı yanımda. Yaşlı gözleriyle bakmıştı. Ben ona sarılmıştım. Beni hiç bırakma demişti. O da sevmişti beni. Aksi olamaz. (Sevgili okur. Ders 1: Biri sana çok güzel bakıyorsa korkmaya başla. Ders 2: Biri sana çok güzel gülümsüyorsa ardına bakmadan kaç)
Yağmur yağmıştı bir gün. Saçlarım yataktan yeni kalkmış gibi dağınık ama yine de şekilli dursun diye jöle sürmüştüm diplerine. Duş alınca çok yumuşuyor saçlarım, kirpi gibi oluyor sonra, sevmiyorum öyle. Jöle gözlerime aktı. Kıpkırmızı oldu gözlerim. O zaman beğenmedi belki beni. Ama onun için ıslanmıştım. Bir anlamı yok muydu onun için? Belki yoktu. Neden olsun ki?
"Süveyda" demiştim, "ben sende kendimi buldum. Mutlu hissediyorum."
"Kendini buldunsa bulduğun yerde kaybet ki en azından nerede kaybettiğini bil" demişti.
Gelişine söylenmiş bir söz mü yoksa farkedemediğim derin anlamı mı var o an anlayamamıştım. Şimdi bakınca da çok anlamlı durmuyor gerçi. Bu kızın söylediği şeylerin ciddi bir derinliği var mı, yoksa o an aklına geldiği gibi rastgele mi konuşuyor hiç bir zaman anlayamadım zaten.
Öğretmenine aşık ilkokul öğrencisi güzel geldiği için yazılmış bir betimle değildi sevgili okur. Çok şey öğrendim. Okul gibiydi bu aşk. Ama ne var ki boşvermişliğin ağırlığı çöküp göz kapaklarıma görmediğim rüyaların peşinde uykulara gömdüğüm günlerde devamsızlık yaptığım halde hayatta bıraktı beni kader? Çilesi doldu şeklinde bir kanaat notu kâfi mi acaba vedama? Karnem kırıklarla dolu, bin bir parçaya bölünmüş. Giriş, gelişme, sonuç..İlkokul kompozisyon dersinde bize ilk öğretilen üçleme. İnsan doğar ve ölür. Biri giriş biri sonuç olurdu.Yaşar dersen arada tam puan. Gelişme olurdu o da. Her ölen yaşar mıydı o da muallak. Hiç bir giriş ve gelişme sonucu değiştirmiyorsa ne fark eder ki? Öğretmenim pardon, çok yanlışım olmuşta geç fark ettim. Biraz daha zaman istiyorum..Bir de..Silgi var mı silgi?
Yok.
Ufak bir not
Posthane'yi açalı yaklaşık 10 yıl oldu. Bu sürede bir çoğu ilk 2 yılda olmak üzere 500'den fazla yazı girmişim. Tabi 10 yılın ardından çoğunu yayından çektim. Aslında blogu tamamen silecektim, ama tadımlık bir kaç yazı kalsın dedim. Fena mı yapmışım?
Doğru insanı bulmak üzerine
Hani hep derler ya;''Doğru insanı'' bulmak diye.
Kimdir bu doğru insan bilinmez.
Ama şöyle de bir nokta var ki; o da:
''Doğru insanı bulmak için önce doğru insan olmak lazım..''
vesselam..
Kimdir bu doğru insan bilinmez.
Ama şöyle de bir nokta var ki; o da:
''Doğru insanı bulmak için önce doğru insan olmak lazım..''
vesselam..
Keşkeleri çıkaramadım hayatımdan
Keşke gökyüzü yeşil çimenler kırmızı elma siyah olsaydı..ve elmaya elma değil deniz deseydik..o zaman her şey bambaşka olurdu..deniz gözlüm diye yazılan tüm şiirlerde aklımıza siyah bir elma gelirdi..canımız çekerdi yerdik..sonrada gidip elmada yüzerdik..
(ayrıca aranızda kendi ellerimle çizdiğim sanat eserimi beğenmeyenler varmış.çok kırıldım )
Kuş Hatıratı
Uyandı.Yüzünü yıkadı.Zaten ne zaman uyansa hep yüzünü yıkardı.Yıkadığında sanki yüzünden gece akardı.Sabah yüzüne serin bir gülümseme çarpardı.Aynaya baktı.Birden kanatları olduğunu farketti.Şaşırmadı.Oysa şaşırmalıydı.Ama o şaşırmadı. Gülümsedi. Gülümsemeliydi.Zaten hep gülümserdi.O da zaten gülümsedi.Gülümsemek için bir nedeni vardı.Çünkü kanatları vardı.Çünkü kanatları bembeyazdı.Pencereden dışarı baktı. Dışarısı karla kaplı,her yan beyazdı.Oysa,onun istediği yemyeşil bir yazda, masmavi bir gökyüzünde,bembeyaz kanatlarla uçmaktı. İstedi.Yaz olsun istedi. Yemyeşil bir yaz istedi.Masmavi bir gökyüzü istedi.Oldu.O an yaz oldu.Dışarısı artık yemyeşil bir yazdı.Dışarısı masmavi bir gökyüzüdü.Kanatları vardı.Hem de bembeyazdı.Annesine "anne ben uçmaya gidiyorum,dönerken 2 ekmek alırım" diye bir not yazdı.Pencereye çıktı.Bir an ayağı kaydı,düşeyazdı.Ama düşmedi. Zaten düşemezdi. Düşmezdi.Onun artık kanatları vardı.Ve kanatları bembeyazdı.Gözlerini yumdu.Uçma vakti gelmişti.Yemyeşil o yazda. Masmavi gökyüzüne.Adımını attı boşluğa.Düştü.Hızlı bir düşüştü.Öldü.Fazla önemsemedi. Zaten hepsi bir düştü.Ama var ya..çok hızlı düştü.Kim düşse öyle.Kesin o da ölürdü. Ama bu onun düşüydü.Sadece o görmüştü.O yüzden bu düşte sadece o ölmüştü.Her ne kadar yere kötü düşse de bu güzel bir düştü.Kanatları daha fazla kirlenmeden gözlerini açtı. Uyandı.Yüzünü yıkadı.Zaten ne zaman uyansa hep yüzünü yıkardı. Yıkadığında sanki yüzünden gece akardı.Sabah yüzüne serin bir gülümseme çarpardı. Aynaya baktı.Birden kanatları olduğunu farketti.Şaşırmadı.
Ders Tekrarı ya da Alternatif Bir Ödev Denemesi
İletişim Fakültesi 1. sınıf Temel Fotoğrafçılık dersinin final ödevi,bir konu belirleyip o konuda fotoğraflar çekmek ve çekilen fotoğraflarla desteklenerek o konudan bahseden bir dergi hazırlamaktı.Ben her zamanki gibi son güne kadar yattım.Ve tabiki aklım başıma ödev tesliminden bir gün önce geldi.Sıfırdan bir konu için çalışma yapmaya vaktim yoktu.Bilgisayarı açtım.Daha önceden gezdiğim yerlerde,evde sağda solda çektiğim fotoğraflara bir gözattım.Fotoğraflara bakarken aniden beynimde bir şimşek çaktı.Aklıma ilginç bir fikir gelmişti.Alternatif bir ödev denemesi yapmaya karar verdim.Eldeki fotoğraflarla hazırladığım ödev dergisi 100 aldı.Ve dersi AA ile geçtim.Fotoğraflar ve metinler aynı.Ancak derginin tasarımı biraz daha farklıydı.Blogger'ın izin verdiği ölçüde: İşte o ödev...
Ders Tekrarı ya da Alternatif Bir Ödev Denemesi
Bu ödevi duyduğumda düşündüğüm ilk şey ‘’farklı’’ bir ödev olması gerektiğiydi.
Orjinal olmalıydı.
İlk olarak aklıma tarihi bir mekanda çalışmak geldi.
Mesela Ankara kalesi…
Bu Ankara kalesinin oturduğum evden görünüşü…
O devasa yokuşu çıkmak zor geldiği için bu fotoğrafla yetinmek zorunda kaldım.
Ama eminim ki çıkmış olsam güzel fotoğraflar çekerdim.
Belki de çekemezdim.
Bilmiyorum..
Ama çıkmayı istedim..
Ankara Kalesi olmadı.
Tarihi bir mekan bulmak lazım.
Tarihi bir mekan…

Evin karşısındaki bu cami nasıl?
Taş duvardan temeller,tuğla minare..
Ve mistik bir hava..
Minarenin birkaç açıdan resmini çektim.Ama sadece fotoğraf çekmekle olmaz.Caminin tarihi geçmişi hakkında da bilgi almak lazım.Belki daha önce kimsenin keşfedemediği bir yerdir.Hem Ankara kalesine bir sürü kişi çıkmıştır.Peki burayı kaç kişi biliyor?Adı ne ki bu caminin?

Ne?
1954’mü?
Burası tarihi bir yer sayılmaz ki..
İmam ‘’Bu caminin anlatacak bir şeyi yok’’ diyor.
O da geçen ay tayin olmuş,pek bir şey bilmiyormuş cami hakkında.Burası da olmadı.Başka bir fikir bulmam lazım..zbr>

Bu nasıl?
Karşı apartman,3-4 ay sonra yıkılacakmış.
Bu binanın bu ödevde ne işi var tam olarak bende bilmiyorum.Ancak yakında yıkılıp tarihe karışacak bir binanın hatıra olarak son bir fotoğrafının kalmasına yönelik duygusal bir girişim sanırım.Aslında ‘’Deprem Tehlikesi ve Ankara’’ konulu bir ödev yapsam yerinde bir fotoğraf olabilirmiş.Ama olmadı işte..
Ankara’da bir şey yapamayacağım galiba.Biraz gezip kafa dağıtayım.
Amasra..

Sabah 7:30
Açılışı güzel bir sahil fotoğrafıyla yaptım.Amasra’da güzel vakit geçireceğim galiba..Amasra’nın tarihi,genel özellikleriyle ilgili araştırma yapmaya başlasam iyi olacak.
Ödev konumu belirledim sanırım.


Sahil güzel.
Amasra’nın birbirinden güzel üç koyunu tanıtmak için güzel bir fırsat.
Ama o da ne?
Pillim bitti ve makinem sadece şarzlı pil çalıştığı için aldığım hiçbir pille çalışmıyor.
Amasra gezim fotoğrafçılık açısından tam bir hezimetti.
Ama yine de..
Aşık olunacak bir şehir..

Oysa ne aksiyonlara girişmiştim fotoğrafçılık aşkıyla..
Aslında fotoğraf çekmeyi seviyordum ve uğraştığım zaman güzel şeyler çıkarabilirdim.

Safranbolu’da çektiğim fotoğraf buna bir örnek olabilir mi acaba?
Ya da Karagöl’de çekmiş olduğum aşağıdaki..

Böyle olmayacak.
Acaba hocaya kendi mi acındırmayı mı denesem?

Hocam biz o kadar fakiriz ki..Gazozu bir bardağa 10 pipet koyarak içiyoruz.
O kadar işte..
Off!
Bu da olmaz.
(Zaten saydım 9 pipet varmış)

Ya da evde bulaşıkları hep bana yıkatıyorlar.Hiç vaktim kalmıyor gibi..
Olmaz böyle.
Bir şeyler yapmalıyım.
Tamam buldum: Kediler..

Ama bu hayvanlarda bir türlü durdukları yerde durmuyorlar ki.
Kaçıyorlar gitsin..
Objektifimi doğrulttuğumda kaçmayan tek kedi bu kedi oldu.

Bir de bu..
Ama Kastamonu’da ziyaret ettiğimiz bir türbede görüntülediğim bu kedi,türbeyi yıllardır bekleyen bekçi edasındaki esrarlı bakışlarıyla beni bu işten vazgeçmeye ikna etti.

Bir de bunlar var.
Ama estetik ameliyata ihtiyaçları var gibi,poz vermeyi pek beceremiyorlar sanırım.
Ben en iyisi vazgeçeyim bu hayvanlar hakkında çalışma fikrinden de..

İnsanlarla çalışma fikrimi değiştirense ev arkadaşım oldu…İyi bakmıyor bu çocuk..
Ve de çok çizgi film izlediği için kendini süper kahraman sanan diğer ev arkadaşım..
Aslında internetten resim indirmeyi düşünmedim değil.
Yüz binlerce fotoğraf arasından hocanın benim fotoğrafı bilebilme olasılığı neydi ki?
Ya da o fotoğrafa denk gelmesi ihtimali?

Ama bana yakışmazdı.
Kararsızlıktan dolayı yapamadıysam bu ödevi..
Başım dik şekilde kalmalıydım dersten..
Ya da..
Eğer ödev ‘’Bir konu belirleyip,o konu hakkında çalışma yapmaksa’’neden olmasın???
Neden ‘’Neden ödevi yapamadığımın ödevini’’ yapamıyayım?
Ama bu çok karışık oldu.
Daha güzel bir başlık bulmalı.
Mesela..
Ders tekrarı yada alternatif bir ödev denemesi..
Bu oldu galiba..
DERS TEKRARI YA DA ALTERNATİF BİR ÖDEV DENEMESİ
Ders Tekrarı ya da Alternatif Bir Ödev Denemesi
Bu ödevi duyduğumda düşündüğüm ilk şey ‘’farklı’’ bir ödev olması gerektiğiydi.
Orjinal olmalıydı.
İlk olarak aklıma tarihi bir mekanda çalışmak geldi.
Mesela Ankara kalesi…
Bu Ankara kalesinin oturduğum evden görünüşü…
O devasa yokuşu çıkmak zor geldiği için bu fotoğrafla yetinmek zorunda kaldım.
Ama eminim ki çıkmış olsam güzel fotoğraflar çekerdim.
Belki de çekemezdim.
Bilmiyorum..
Ama çıkmayı istedim..
Ankara Kalesi olmadı.
Tarihi bir mekan bulmak lazım.
Tarihi bir mekan…
Evin karşısındaki bu cami nasıl?
Taş duvardan temeller,tuğla minare..
Ve mistik bir hava..
Minarenin birkaç açıdan resmini çektim.Ama sadece fotoğraf çekmekle olmaz.Caminin tarihi geçmişi hakkında da bilgi almak lazım.Belki daha önce kimsenin keşfedemediği bir yerdir.Hem Ankara kalesine bir sürü kişi çıkmıştır.Peki burayı kaç kişi biliyor?Adı ne ki bu caminin?
Ne?
1954’mü?
Burası tarihi bir yer sayılmaz ki..
İmam ‘’Bu caminin anlatacak bir şeyi yok’’ diyor.
O da geçen ay tayin olmuş,pek bir şey bilmiyormuş cami hakkında.Burası da olmadı.Başka bir fikir bulmam lazım..zbr>
Bu nasıl?
Karşı apartman,3-4 ay sonra yıkılacakmış.
Bu binanın bu ödevde ne işi var tam olarak bende bilmiyorum.Ancak yakında yıkılıp tarihe karışacak bir binanın hatıra olarak son bir fotoğrafının kalmasına yönelik duygusal bir girişim sanırım.Aslında ‘’Deprem Tehlikesi ve Ankara’’ konulu bir ödev yapsam yerinde bir fotoğraf olabilirmiş.Ama olmadı işte..
Ankara’da bir şey yapamayacağım galiba.Biraz gezip kafa dağıtayım.
Amasra..
Sabah 7:30
Açılışı güzel bir sahil fotoğrafıyla yaptım.Amasra’da güzel vakit geçireceğim galiba..Amasra’nın tarihi,genel özellikleriyle ilgili araştırma yapmaya başlasam iyi olacak.
Ödev konumu belirledim sanırım.
Sahil güzel.
Amasra’nın birbirinden güzel üç koyunu tanıtmak için güzel bir fırsat.
Ama o da ne?
Pillim bitti ve makinem sadece şarzlı pil çalıştığı için aldığım hiçbir pille çalışmıyor.
Amasra gezim fotoğrafçılık açısından tam bir hezimetti.
Ama yine de..
Aşık olunacak bir şehir..
Oysa ne aksiyonlara girişmiştim fotoğrafçılık aşkıyla..
Aslında fotoğraf çekmeyi seviyordum ve uğraştığım zaman güzel şeyler çıkarabilirdim.
Safranbolu’da çektiğim fotoğraf buna bir örnek olabilir mi acaba?
Ya da Karagöl’de çekmiş olduğum aşağıdaki..
Böyle olmayacak.
Acaba hocaya kendi mi acındırmayı mı denesem?
Hocam biz o kadar fakiriz ki..Gazozu bir bardağa 10 pipet koyarak içiyoruz.
O kadar işte..
Off!
Bu da olmaz.
(Zaten saydım 9 pipet varmış)
Ya da evde bulaşıkları hep bana yıkatıyorlar.Hiç vaktim kalmıyor gibi..
Olmaz böyle.
Bir şeyler yapmalıyım.
Tamam buldum: Kediler..
Ama bu hayvanlarda bir türlü durdukları yerde durmuyorlar ki.
Kaçıyorlar gitsin..
Objektifimi doğrulttuğumda kaçmayan tek kedi bu kedi oldu.
Bir de bu..
Ama Kastamonu’da ziyaret ettiğimiz bir türbede görüntülediğim bu kedi,türbeyi yıllardır bekleyen bekçi edasındaki esrarlı bakışlarıyla beni bu işten vazgeçmeye ikna etti.
Bir de bunlar var.
Ama estetik ameliyata ihtiyaçları var gibi,poz vermeyi pek beceremiyorlar sanırım.
Ben en iyisi vazgeçeyim bu hayvanlar hakkında çalışma fikrinden de..
İnsanlarla çalışma fikrimi değiştirense ev arkadaşım oldu…İyi bakmıyor bu çocuk..
Ve de çok çizgi film izlediği için kendini süper kahraman sanan diğer ev arkadaşım..
Aslında internetten resim indirmeyi düşünmedim değil.
Yüz binlerce fotoğraf arasından hocanın benim fotoğrafı bilebilme olasılığı neydi ki?
Ya da o fotoğrafa denk gelmesi ihtimali?
Ama bana yakışmazdı.
Kararsızlıktan dolayı yapamadıysam bu ödevi..
Başım dik şekilde kalmalıydım dersten..
Ya da..
Eğer ödev ‘’Bir konu belirleyip,o konu hakkında çalışma yapmaksa’’neden olmasın???
Neden ‘’Neden ödevi yapamadığımın ödevini’’ yapamıyayım?
Ama bu çok karışık oldu.
Daha güzel bir başlık bulmalı.
Mesela..
Ders tekrarı yada alternatif bir ödev denemesi..
Bu oldu galiba..
DERS TEKRARI YA DA ALTERNATİF BİR ÖDEV DENEMESİ
Google sen çok yaşa e mi! :)
Google Analytics güzel nimet.Geleni,gideni,nasıl geldi,hangi kelimeyi,cümleyi aratıp buldu siteni..bir çok detayı görebiliyorsun.Ama bu analizler bazen tam anlamıyla bir komediye dönüşebiliyor.İnsanların kurduğu cümleleri,google'a sordukları şeyleri,senin sitene hangi kelimeyle geldiklerini görünce neye uğradığını şaşırıyorsun.Google Analiz'den Posthane ve Kısa-Film bloglarına yönlendirilen "arama anahtarları"'ndan(keywords)bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim."HEPSİ TAMAMEN GERÇEKTİR."
"naber lan lavuk?"
Bu aramayla 6 kişi gelmiş.Bir insan google'a niye bunu sorarki? Hadi sordu google niye bana yönlendirir? Cevap veriyorum: iyidir senden naber "lan lavuk"?
"doğru insanı bulmak"
Doğru insanı google'da arayanların sayısı da az değil.Cevap veriyorum: Kardeş doğru insanı google'da bulamazsın.doğru insanı bulmak için önce doğru insan olmak lazım;)
"örümcek adam prensesi"
Enteresan şekilde bu tanımı 5 kişi aratmış.örümcek adamda prenses vardı da ben mi izlemedim?:)
"laz orumcek adam ıdrıs"
Bu da google'ın posthane'ye yönlendirdiği enteresan keywordlerden birisi.Laz örümcek adam'ı arıyor birisi.Cevap veriyorum:Kardeş,laz örümcek adam olmaz? Bir kere o maskeye burnu sığmaz:)
"sindirella konuşan bebek göz bebeği pirenses"
Bütün bu kelimeleri bir arada aratmayı gerektirecek bir konu düşündüm.Henüz bulamadım.Bir fikri olan varsa beri gelsin.
"tencere yikamak"
Google bu aramayı yüksek ihtimalle "konuşan pilav" başlıklı yazıma yönlendirdi.Arama yapan arkadaş tencereleri yıkamazsa ne olacağını görünce yazıda eminim hemen mutfağa koşmuştur:)
"kastamonuda satanist var mı"
Cevap veriyorum: Valla bilemicem.Tabi Kastamonu'da satanist var mı yok mu diye google'dan arayan arkadaşı da tebrik ediyorum:)
"o kız kaşar"
Cevap veriyorum: Peki :)
"örümcek adamın bedenini ele geçirmeye çalışan uzaylı"
Enteresan şekilde en çok aranan kelimelerden birisi.Cevap veriyorum: Venom :)
"süperman varmıymış"
Bilmem.New York'a bi koşu git gel bakim belki gerçektir:)
"örümcek adamın hayvanı"
Bu arkadaşın neyi kastettiğini henüz çıkaramadım:)
"nankör narsist"
Cevap veriyorum: sensin o:)
"karımın kuşu"
Valla karınızın kuşunu google'da aramak nerden aklınıza geldi bilmiyorum ama görünce gülümsemeden edemedim:)
"kedi kesen satanist görüntüleri"
Google'da aksiyon arayan bir arkadaş daha..Malesef öyle piskopatça görüntüleri yayınlamıyoruz sitemizde.
"yasemin diye biri"
Cevap veriyorum: Burda öle biri yok:)
"ankaradaki gayler nereye takılıyor"
Bilemeyeceğim:)
"doğru insan olmak kaybetmek"
Umudunu kaybetme,iyiler her zaman kazanır:)
kısa-film.blogspot.com'un keyword analizlerinden bir kaç seçme:
"konuşması türkçe oyuncuları yabancı olan filmleri izle"
Biz ona "Türçe dublaj" diyoruz ama..arkadaş baya atraksiyonlu anlatmış derdini:)
"pamuk pirenses gerçek çekim"
Pirenses ne?:)
"çocuğun nasıl yapıldığını izlet"
Onu benim sitemden izleyemezsin kardeş.Adult yayın yapmıyoruz:))
"gelin ile damadın ilk dans fonu"
Canları ne isterlerse o olsun.yüklenmeyin google'a bu kadar:)
Şimdilik bu kadar paylaşayım.Harf eksiği,imla hataları,orta düzeyde anlatım bozukluğu olan sorguları almadım bile.Türkçe öğretmeni arkadaşlara gerçekten çok iş düşüyor.Gidişat iyi değil.
Çok Geçmişli Zaman
Bilmek anlamak değil
Bildiklerinle yargılama beni ne olur
Sonra bana benzersin
(Aynalaşır gözünde her acziyet)
Dilimde o eski destur
Kavgada ilk yumruğu sen vur
Yüreğimi paralıyorum gecelerde/
Sebep sensin
Ben bildiğin gibi
Geç kalmışlığa hep erken gelip
İş işten geç-mişli zaman olduğunda
Ve artık çoktan geçmişli bir zamanda
zifir karanlıkta
daha iyi ağlıyor
ve şimdi hepsini unut.
Sıradan düşünceler
Ne zaman masum bir bakışa takılsa keskinliğinden utanır gözlerim,kırılır sivri uçları.Yavaşça yere doğru iner,göz bebeklerimdeki yangınlar bir bir söner.Durulur sesim,utangaç bir melodiye dönüşür her cümlem.
Ve tekerrürden bir girdaptır;küçük,dört duvar odamda çalan hüzünlü şarkıların hatırlatışı seni bana.Kanıma dokunur yokluğun.Seni unutturacak bir düş beklerim uykularda.Rüyalarıma düşse yolun ne zaman;canım yanar.
Ve anlarım ki;geceler kaçış değil yokluğundan..
Bazen sebepler ararım kendime seni unutmak için.Sahte sevda masalları anlatırım,yokluğunu uyutmak için.İçinde hapsolduğun kalbimin kilidine anahtar olur diye baktığım gözler,nafile uğraş..
Her gece karanlık çöktüğünde,kapandığımda küçük odama,yalnızlık hüzünlü şarkılar çalmaya başlayacak yine.Ve düşeceksin aklıma.Ve canım acıyacak.Belki gözlerim dolacak.
Ve sen..Yine gelmeyeceksin..
Ve sen..Yine bilmeyeceksin.
Eski Hüzün
"hayali dahi yeter; ne vakit düşünsem bakışlarını,yeşil. gözlerin geceme karanlık katar. aklıma düştüğünde yüzün, şarkılar çağırır,anıları koluna takıp, sabaha dek konuğum olur hüzün.."
dünler geçtikçe herşeyi çok daha iyi ağlıyorum seni.ve yalansın.bunu da bir kenara yazıyorum.
yokluğunun kapıda olduğunu anladığımda özlemeyeceğim diye söz vermiştim oysa
kendime.ama daha arkamı döndüğüm alışkanlık oldu seni özlemeye alışmak.
beklesem..
hani hep beklerken sabrettiğim gibi,sabırla beklediğim gibi beklesem.artık çok geç sormak için.. gidesim geldi.beklemedim..ve gittim.farketmez.. nasılsa yoklukların ortasında olmayan bir hiçtimkızgın değilim.kırgın değilim.belki bir parça yorgun.ama.sitemkar değil.ben gitmeyi kendim seçtim..
hani hep beklerken sabrettiğim gibi,sabırla beklediğim gibi beklesem.artık çok geç sormak için.. gidesim geldi.beklemedim..ve gittim.farketmez.. nasılsa yoklukların ortasında olmayan bir hiçtimkızgın değilim.kırgın değilim.belki bir parça yorgun.ama.sitemkar değil.ben gitmeyi kendim seçtim..
başını öne eğme,bırak gözlerin gökyüzünde kalsın.belki bende bir gün gökyüzüne bakma cesaretini bulurum kendimde yine. işte o zaman;aynı göğe bakarız doya doya. kimbilir;belki yan yana..
Sonunda..
4 senelik öğrencilik hayatının ardından ilk yemeğimi yapmayı başarabildim sonunda: Kırmızı mercimek çorbası..
Annemin verdiği 5 kiloluk kırmızı mercimek uzun süredir mutfak dolabında yatıyordu.Ama ekmek arasından gına gelmesininde verdiği etkiyle sarıldım telefona başladım teyzeleri sıradan aramaya.Ve beklenen yardım Hanife teyzemden geldi.Bana benim yemek yapma kalibreme uygun süper bir tarif verdi.Tabi bu tarifi bile uygulayabilmek için Zeynep teyzemle 2 kere annemle 3 kere telekonferans yaparak destek alma durumunda kaldım.Yeteneksizliğimin boyutlarınının anlaşılabilmesi açısından not düşeyim dedim.
Şimdi tarifimize geçelim.Ben yaptığıma göre herkes yapabilir heralde. Bir bardak kırmızı mercimepi tencereye dök.Üzerine iki bucuk su bardağı su dök.2 soğanı rendele tencereye koy. Altını yak ve haşlanmasını beklemeye başla.(Telekonferans konularından biri "ben bu mercimeklerin haşlandığını nasıl anlayacağım?"dı.Mercimekler yumuşayıp erimeye başladıysa haşlanmış oluyormuş.) Su iyice kaynayıp mercimekler haşlanırken,marketten aldığımız hazır domates çorbasını 5 bardak suyla katıştırıp,ayran kıvamına gelesiye kadar karıştırıyoruz ve mercimek tenceresine döküyoruz.Kapağı kapatıp,bir süre sonra olmuş mu diye ikide bir tadıyoruz.Bu kadar..
Aromantik makarna,Konuşan Pilav ve içine bezelye taneleri atılmış salçalı su maceralarımın ardından bu mercimek denemem iyi geldi.Sonunda bende kendi yemeğimi yapabiliyorum:P
Eski Şarkı
Sorardın
Yollar nereye gider?
Bu dünya neden böyle?
Biz de kirlenmiş miyiz?
Bilmezdim
Anlatırdın
Küllenmiş sevda masallarını
Eski zaman aşıklarını
Şiir gibi titrerdi sesin
Dinlerdim
Dalardın
Uzaklara bakardın
Bakışların,düşlerin,düşündüklerin
Uzaklarda olurdu,gücüm yetmez
Kalırdım
Giderdin
Gelmelere giderdin
Yine de düşerdik peşine sessizce
Gölgen,gözlerim ve düşlerim
Giderdik
Gittin
Önce gölgen yoruldu
Sonra gözlerim
Ve düşlerim
Eski bir şarkı oldun dilimde
Sustum
Yollar nereye gider?
Bu dünya neden böyle?
Biz de kirlenmiş miyiz?
Bilmezdim
Anlatırdın
Küllenmiş sevda masallarını
Eski zaman aşıklarını
Şiir gibi titrerdi sesin
Dinlerdim
Dalardın
Uzaklara bakardın
Bakışların,düşlerin,düşündüklerin
Uzaklarda olurdu,gücüm yetmez
Kalırdım
Giderdin
Gelmelere giderdin
Yine de düşerdik peşine sessizce
Gölgen,gözlerim ve düşlerim
Giderdik
Gittin
Önce gölgen yoruldu
Sonra gözlerim
Ve düşlerim
Eski bir şarkı oldun dilimde
Sustum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
